Düşsel Bir Baş Yapıt – City of Angels
- Eylem

- 6 gün önce
- 2 dakikada okunur
“Bana dünyadayken en çok neyi sevdiğimi sorarlarsa, onlara seni söyleyeceğim.”
Türkçesi Melekler Şehri olan City of Angels, Brad Silberling’in yönettiği; Nicolas Cage ve Meg Ryan’ın başrol oynadığı 1998 yapımı fantastik bir film. İçeriği aşk olsa da, ölüm ve yaşam arasındaki o ince çizgide incelikle işlenmiş bir yapıt diyebiliriz. Eski bir film olmasının yanında, konunun işleniş tarzı günümüz sinemasına pek uymadığı için yeni neslin sıradan kriterlerine de çok hitap etmediği tartışılan konulardandır.
Peki, neden hakkında yazılıp çizilmeye değer bir film?
Durum şu ki, film bittiğinde ve siyah jenerik ekranda kaydığında tek düşünebildiğim, armudun tadının nasıl olduğuydu. Ernest Hemingway’in betimlemesine değer miydi, yoksa sadece tatlı ve sulu muydu?
“Armudun tadını biliyorum.
Armudun tadının sana nasıl geldiğini bilmiyorum.”


Bu cümle, filmin özüne dair en güçlü anahtarlardan biridir. Çünkü mesele yalnızca yaşamak değil; hissetmektir. Ve his, asla aktarılabilir bir deneyim değildir.
İnsan hayatını da aynı terazide tarttığımızda soru değişmez. Hayat, üzerine düşünmeye, uğruna vazgeçmeye, hatta feda edilmeye değer bir başyapıt mıdır? Yoksa yalnızca kısa, acılı ve silik bir hatıradan mı ibarettir?
Film, daha ilk sahnesinde bu sorunun tonunu belirler: İnançsız bir annenin, ölmek üzere olan çocuğu için dua etmeye çalışması… Bu sahne, inancın çoğu zaman saf bir kabullenişten değil; çaresizlikten ve umuttan doğduğunu gösterir. Film boyunca tanrısal olanın kendisinden çok, insanın ona yüklediği anlam tartışılır.
Ancak anlatının asıl kırılma noktası burada değildir. Film, inancın yönünü değiştirir:Tanrı’ya değil, hayata; dogmaya değil, aşka.
Melekler bilir, ama hissedemez. İnsanlar hisseder, ama anlamlandıramaz. İşte tam da bu eksiklik, bir meleği insan olmaya ikna edecek kadar güçlüdür.
Filmi incelerken akla gelen bir diğer soru ise şudur:Bu anlatı hangi mitolojik zemine dayanır?
Meleklere mi, yoksa aşka mı? Belki de her ikisine… Ya da günümüz dünyasında, artık her ikisinin de birer “fantastik anlatı”ya dönüşmüş olmasına.
Nicolas Cage performansında, sözlerden çok sessizlik konuşur. Yüzündeki donukluk, aslında bir yokluğun ifadesidir: hissedememenin. Meg Ryan ile kurduğu ilişki ise bu yokluğun içini dolduran tek ihtimal gibi durur. Aralarındaki uyum, filmin duygusal yükünü taşıyan en güçlü unsurlardan biridir.
Film teknik olarak bir aşk hikâyesi gibi konumlandırılsa da, aslında aşk burada bir araçtır. Asıl mesele, varoluşun hissedilebilir olup olmadığıdır.

Filmin zayıf halkası ise sonudur. Anlatı, uzun süre kurduğu o metafizik ve şiirsel atmosferden bir anda koparak, keskin ve neredeyse sert bir gerçekliğe geçiş yapar. Acının da hissedilebilir olduğu, hayatın yalnızca güzellikten değil, kayıptan da ibaret olduğu vurgulanır. Bu düşünceye itiraz etmek zor; ancak geçişin ani oluşu, filmin kurduğu düşsel evrenle araya mesafe koyar.
Yine de belki de film tam olarak bunu söylemek ister: Hayat, kusursuz bir anlatı değil; yarım kalmış bir deneyimdir.
Ve belki de bu yüzden, bir meleğin bile vazgeçemeyeceği kadar değerlidir.

Filmi daha önce izleyip cezbedici bulmayanların bakış açılarını değiştirip tekrardan izlemelerini tavsiye ederim. Yazıyı bitirmeden önce filmin harika soundtracklara sahip olduğunu da söylemeliyim. En sevdiğim birkaç film müziğini aşağıda listeleyeceğim. Yorumlarınızı ve film üzerine görüşlerinizi yazmayı unutmayın.
CITY OF ANGEL- SOUNDTRACK
If God Will Send His Angels-U2
Angel- Sarah McLachlan
Uninvited- Alanis Morissette
Feelin´Love-
Iris-





Yorumlar