Yoksulluk Edebiyatı Seviyor, Biz Yoksulları Sevmiyoruz

Bir romanda yoksul bir insanla karşılaştığımızda, onun hayatına girmek için elimizde bir anahtar vardır: hikâyesi. Neden o kadar az parası olduğunu, neden geceleri uyuyamadığını, neden bazen kötü bir karar verdiğini biliriz. Bir karakterin çaresizliğini anlamak için sayfalar boyunca onunla yürür, yaşadığı sokağı tanır, korkularına ortak oluruz. Sonra kitabı kapatır, hayatımıza devam ederiz.
Edebiyat, yoksulluğu bize anlatmanın tuhaf bir yolunu bulmuştur. Bir insanın yoksulluğunu okurken onunla yakınlık kurabilir, hatta kendi hayatımızda kolayca yargılayacağımız davranışlarını anlayabiliriz. Ne var ki edebiyatın sayfalarında gösterdiğimiz bu anlayışın, yoksulluğa bakışımızı ne ölçüde değiştirdiği ayrı bir mesele.
Dostoyevski'nin Suç ve Ceza'sında Raskolnikov'un zihninden geçenleri izlerken yalnızca bir cinayetin nedenlerini aramayız. Onun daracık odasına, Petersburg'un kasvetli sokaklarına, yoksulluğun insanın düşünceleri üzerindeki baskısına da gireriz. Raskolnikov'un yoksulluğu, işlediği suçu açıklamaya yetmez; fakat kendisini, başkalarını ve dünyadaki yerini nasıl algıladığını anlamamız için önemli bir kapı açar.
Aynı romanda Marmeladov ailesinin yaşadıkları, yoksulluğun tek bir insanın hayatıyla sınırlı kalmadığını gösterir. Sonya'nın ailesini ayakta tutabilmek için üstlendiği yük, ekonomik çaresizliğin insanları hangi seçimlerin karşısında bırakabildiğini düşündürür. Sonya'yı yalnızca yaptığı tercihler üzerinden değerlendirmek, onu o tercihlere götüren koşulları görmezden gelmek demektir.
Victor Hugo'nun Sefiller'inde Jean Valjean'ın bir somun ekmek çaldığı için yıllarca kürek mahkûmiyetine mahkûm edilmesi de benzer bir soruyu gündeme getirir. Hugo, Valjean'ın suçunu tek başına ele almaz; açlığı, hukuku, cezayı ve toplumun eski bir mahkûma kapattığı kapıları aynı anlatının içine yerleştirir. Valjean'ın hayatı boyunca taşıdığı damga, cezasını tamamlamış bir insanın bile geçmişinden kurtulamayabileceğini gösterir. Fantine'in hikâyesi ise yoksulluğun, özellikle kadınlar söz konusu olduğunda, nasıl bir dışlanma ve çaresizlik döngüsüne dönüşebildiğini anlatır.
Bu karakterleri unutulmaz kılan, yoksul olmaları değildir yalnızca. Onların yoksulluğunun nasıl yaşandığını, insan ilişkilerini nasıl değiştirdiğini ve hayatın önlerine çıkardığı seçenekleri nasıl daralttığını görürüz. Yoksulluk böylece bir arka plan olmaktan çıkar; karakterlerin hayatına doğrudan müdahale eden bir güce dönüşür.
Türk edebiyatında Orhan Kemal'in yaptığı da budur. Bereketli Topraklar Üzerinde'de işçilerin çalışma ve hayatta kalma mücadelesi, emeğin karşılığını alamamanın yarattığı sıkışmışlıkla birlikte anlatılır. Romanın insanları, yalnızca yoksul oldukları için acınacak kişiler değildir. Çalışırlar, umut ederler, birbirleriyle çatışırlar, bazen dayanışır, bazen birbirlerine zarar verirler. Orhan Kemal, onları kusursuz mağdurlara dönüştürmeden, geçim derdinin insan hayatını nasıl biçimlendirdiğini gösterir.
Yazarın hikâyeleri üzerine yapılan akademik çalışmalar da bu edebî dünyanın sınıfsal boyutuna dikkat çekiyor. Orhan Kemal'in hikâyelerindeki ekonomik eşitsizlikleri inceleyen bir araştırma, onun farklı toplumsal sınıflardan karakterler arasındaki mesafeyi ve ezilen kesimlerin yaşam mücadelesini öne çıkardığını vurguluyor.
Ancak yoksulluk edebiyatının önemi, okurda merhamet uyandırmasıyla sınırlı değil. Asıl mesele, okurun alışılmış yargılarının nasıl sarsıldığıdır. Çünkü romanlar, bir insanın hayatını tek bir davranışa indirgemenin ne kadar kolay, o davranışın ardındaki koşulları anlamanın ise ne kadar zor olduğunu gösterir.
Sosyolog Robert Walker'ın Grace Bantebya-Kyomuhendo ile birlikte yürüttüğü araştırmalar ve The Shame of Poverty adlı çalışması, bu noktada edebiyatın açtığı tartışmayı toplumsal gerçeklikle buluşturuyor. Farklı ülkelerde gerçekleştirilen araştırmalar, yoksulluğun maddi yoksunluğun yanı sıra utanç ve damgalanma duygularıyla da ilişkili olduğunu ortaya koyuyor. Yoksul insanların tembel ya da kendi durumlarından sorumlu oldukları yönündeki yaygın yargılar, onları toplumsal hayattan uzaklaştırabiliyor; özgüvenlerini ve kendi hayatları üzerinde karar verebilme güçlerini zedeleyebiliyor. Yani yoksulluk, insanın sahip olmadığı şeyler kadar, bu eksiklikler yüzünden nasıl muamele gördüğüyle de ilgili.
Edebiyatta bu utancın izlerini karakterlerin sessizliklerinde, sakladıkları sırlarda ve kendilerine yönelttikleri suçlamalarda buluruz. Bir karakterin yoksulluğunu gizlemeye çalışması, bazen açlığından daha çok şey anlatır. Çünkü insan yalnızca sahip olamadıklarıyla değil, sahip olamadıkları yüzünden kendisine biçilen değerle de mücadele eder.
Amartya Sen'in yoksulluğu yalnızca gelir eksikliğiyle açıklamayan yaklaşımı da bu çerçeveyi genişletir. Sen'e göre yoksunluk, insanın nasıl bir hayat yaşayabileceğini belirleyen gerçek imkânların daralmasıyla ilgilidir. Bu bakış, edebî karakterlere yönelttiğimiz soruları da değiştirir: Bir insanın önünde hangi seçenekler vardı? Hangi seçimleri gerçekten özgürdü? Yaşadığı hayatı ne ölçüde kendi iradesiyle kurabildi?
Bu soruların peşinden gittiğimizde, yoksul karakterleri yalnızca acılarına göre değerlendirmekten vazgeçeriz. Onların hayallerini, çelişkilerini, yanlışlarını ve arzularını da görmeye başlarız. Bir insanı insan yapan şeyin yalnızca başına gelen felaketler olmadığını hatırlarız.
Yine de edebiyatın yarattığı bu yakınlığın sınırları var. Yoksulluk, romanın içinde anlatıldığında anlamlı bir bütünlük kazanır. Yazar, karakterin geçmişini önümüze serer; davranışları arasındaki bağları kurar, sessizliğinin nedenlerini gösterir. Okur da anlatının rehberliğinde onun hayatını anlamaya çalışır. Gerçek hayatta ise aynı sabra her zaman sahip değiliz. Kurmacada uzun uzun anlamaya çalıştığımız bir insanı, edebiyatın bize sunduğu açıklamalar olmadan yargılayabiliyoruz.
Belki de yoksulluğun edebiyattaki karşılığına duyduğumuz ilgi, yoksulların hayatına duyduğumuz ilginin önüne geçiyor. Yoksul karakterleri seviyoruz; çünkü yazar onların dünyasına girmemize izin veriyor. Onların acılarını anlamlı bir anlatının parçası olarak okuyoruz. Oysa yoksulluk, her zaman anlamlı bir hikâyeye dönüşmüyor. Bazen yalnızca kaybedilmiş fırsatlar, yarım kalmış bir eğitim, vazgeçilmiş bir hayal ya da insanın kendisinden bile sakladığı bir utanç olarak kalıyor.
Edebiyatın görevi yoksulluğu güzelleştirmek değil, onun görünmeyen taraflarını açığa çıkarmaktır. Yırtık bir paltoyu, boş bir sofrayı ya da soğuk bir odayı unutulmaz bir imgeye dönüştürebilir. Fakat bu imgelerin ardında yaşayan insanı unutursak, yoksulluğu anlamak yerine yalnızca onun estetiğine kapılmış oluruz.
Dostoyevski'nin karakterleri, Hugo'nun mahkûmları, Orhan Kemal'in işçileri bize yoksulluğun insan hayatında nasıl yer tuttuğunu anlatıyor. Onların hikâyeleri, yoksul insanın yalnızca acınacak biri olmadığını; kendi iradesi, arzuları, hataları ve onuruyla var olduğunu hatırlatıyor.
Belki de asıl mesele, edebiyatın bize yoksulları sevdirip sevdirmemesi değil. Bir karakteri anlamak için yüzlerce sayfa harcarken, gerçek bir insanı anlamak için neden bu kadar az zaman ayırdığımız.







Yorumlar