1968’in Mirası mı, Bugünün Hesabı mı?

Paris’in sokaklarında bugün yine öğrenciler var. Okul kapılarında toplanıyor, dersleri boykot ediyor, meydanlara yürüyorlar. Polis barikatları, sloganlar ve kalabalıkların arasında dolaşan kameralar, Fransa’nın eski bir fotoğrafını yeniden önümüze koyuyor. Fakat fotoğrafın tarihi aynı olsa da içindeki yüzler değişmiş durumda.
Mayıs 1968’de de öğrenciler sokaklara çıkmıştı. Üniversitelerin katı düzenine, otoriteye ve kendilerine çizilen hayatın sınırlarına itiraz ediyorlardı. Nanterre’de başlayan hareket, Sorbonne’a ve Paris’in sokaklarına taşındı. Polis müdahaleleriyle büyüyen protestolar kısa sürede işçilerin grevleriyle birleşti; yaklaşık on milyon işçinin katıldığı genel grev, ülkenin gündelik hayatını durma noktasına getirdi. Birkaç üniversiteyi ilgilendirdiği düşünülen mesele, böylece Fransa’nın tamamını ilgilendiren bir toplumsal krize dönüştü.
Aradan yarım asırdan fazla zaman geçti. Bugün sokağa çıkan gençler başka bir Fransa’da yaşıyor. Başka kelimeler kullanıyor, başka kaygılar taşıyorlar. Ancak geçmişle aralarındaki mesafe, ilk bakışta göründüğü kadar büyük değil.
Ekim 2026’da ülke geneline yayılan öğrenci protestolarında öğretmen eksikliği, bakımsız okul binaları, kalabalık sınıflar ve eğitimdeki eşitsizlikler öne çıkıyor. 6 Ekim’de yüz binlerce kişinin katıldığı gösterilerin ardından öğrenciler 8 Ekim’de de Paris, Marsilya ve Lyon gibi kentlerde yürümeyi sürdürdü. Paris’teki Bastille Meydanı’nda toplanmaları, ister istemez tarihin eski bir sayfasını açtı.
1968’in öğrencileri için üniversite, yalnızca eğitim alınan bir yer değildi. Aynı zamanda otoritenin, toplumsal alışkanlıkların ve kuşaklar arasındaki mesafenin sorgulandığı bir alandı. Gençler, kendileri adına karar veren bir düzenin içinde yaşamak istemediklerini söylüyorlardı. Üstelik itirazları üniversite duvarlarının dışına çıktığında, fabrikalardaki işçiler de kendi talepleriyle bu harekete katıldı. Öğrenci hareketiyle işçi grevlerinin kesişmesi, Mayıs 1968’i yalnızca bir gençlik başkaldırısı olmaktan çıkardı.
Bugün ise okul kapılarında biriken öfkenin çıkış noktası daha somut görünüyor. Öğrenciler derslerine girebilmek, yeterli sayıda öğretmene ulaşabilmek, insanca öğrenebilecekleri binalarda eğitim görmek istiyor. Fakat bu taleplerin sadeliği, taşıdıkları sorunun küçüklüğünden kaynaklanmıyor.
Bir öğrencinin okulunda öğretmen bulunmasını istemesi neden protesto konusu hâline gelir? Bir sınıfın kalabalık olmamasını talep etmek neden sokakta dile getirilmek zorunda kalır?
İşte iki dönem arasındaki asıl bağ burada kuruluyor. 1968’in öğrencileri, kendileri adına kurulmuş bir düzenin sınırlarını sorguluyordu. Bugünün öğrencileri ise kendilerine vaat edilen geleceğin koşullarını sorguluyor. Biri otoritenin hayat üzerindeki ağırlığına itiraz ederken diğeri, o hayatı kurabilmek için ihtiyaç duyduğu imkânların eksikliğini gündeme getiriyor.
Talepler aynı değil. Tarih tekerrür etmiyor. Ama gençlerin kendileri için hazırlanmış bir hayatı sorgulaması, iki dönemin birbirine değdiği yerlerden biri.
1968’i bugün anlatmak kolay. Eski fotoğraflara bakıyor, duvar yazılarını okuyor, taşları sökülmüş sokakları hatırlıyor ve bütün bunları gençliğin cesaretine dair güzel bir hikâyeye dönüştürüyoruz. Aradan geçen yıllar, olayların keskin köşelerini törpülüyor. O gün yaşanan belirsizlikler, çatışmalar ve başarısızlıklar yerini daha düzenli bir tarih anlatısına bırakıyor.
Oysa 1968’in sonunda Charles de Gaulle’ün partisi seçimlerde büyük bir başarı kazandı. Sokaklardaki hareket siyasal iktidarı sarssa da hemen ardından devrim gerçekleşmedi. Buna karşılık grevler ücretlerde ve çalışma koşullarında önemli kazanımlar sağladı; hareketin toplumsal ve kültürel etkileri de sonraki yıllara taşındı.
Yine de bilinmesi gerekir ki, bugünün gençleri, eski bir fotoğrafı canlandırmak için sokağa çıkmıyor. Kendi hayatlarında karşılaştıkları sorunları anlatıyorlar. Onları anlamak için önce geçmişin büyük hikâyesini bir kenara bırakıp bugünün küçük görünen ayrıntılarına bakmak gerekiyor: Boş geçen derslere, eksik öğretmenlere, imkânları birbirinden farklı okullara.
Fransa’daki son protestolarda polis müdahaleleri, gözaltılar ve yaralanmalar da gündeme geldi. Reuters’ın 6 Ekim tarihli haberinde, gösteriler sırasında göz yaşartıcı gaz kullanıldığı ve çok sayıda öğrencinin yaralandığı aktarıldı. Güvenlik güçlerinin müdahaleleri insan hakları örgütleri tarafından eleştirilirken yetkililer de kamu düzeni ve olayların kontrol altında tutulması gerektiğini savundu.
1968’in sokak çatışmalarını hatırlatan bu görüntüler, geçmişle bugün arasında görsel bir benzerlik kurmayı kolaylaştırıyor. Ancak burada yalnızca polisle öğrencilerin karşı karşıya gelişini görmek yeterli değil. Asıl soru, bir toplumun gençlerin itirazını nasıl karşıladığı.
Öğrencilerden kurallara uymalarını, sorumluluk almalarını ve sorunlarını konuşarak çözmelerini bekliyoruz. Peki yetişkinlerin kurduğu kurumlar, öğrencilerin sorunlarını zamanında dinliyor mu? Bir talep ancak okul kapıları kapandığında, dersler aksadığında ve meydanlar dolduğunda duyulabiliyorsa, ortada yalnızca protestocuların yöntemleriyle ilgili bir mesele bulunmuyor.
Bugün Fransa’da sokağa çıkan öğrencilerin 1968’i tekrarlayıp tekrarlamayacağını bilmiyoruz. Belki hareket zamanla küçülecek, belki taleplerin bir bölümü karşılanacak, belki de protestolar başka bir biçime dönüşecek. Henüz kesin bir sonuçtan söz etmek mümkün değil.
Yine de geçmişle bugün arasında kurulabilecek en anlamlı bağ, aynı meydanda aynı sloganın atılması değil. Bir kuşağın çözümsüz bıraktığı soruların, başka bir kuşağın hayatında yeniden ortaya çıkabilmesi.









Yorumlar