
Alelade Felaketler Üzerine
- Eylem

- 20 Ağu
- 3 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 21 Ağu
Yakın bir zamanda elimizden düşürmediğimiz ve üzerine düşünmeyi seçtiğimiz kitaplardan biri Selman Dinler’in Alelade Felaketler kitabı oldu. Selman Dinler, edebiyat dünyasına Horolojist romanıyla giriş yapmış, daha sonra on öyküden oluşan Alelade Felaketler kitabıyla bu yolculuğun devamını getirmiştir.
Kitap üzerine konuşmaya başladığımızda ortaya çıkan ilk ortaklık, belki de Alelade Felaketlerin okurunu çok rahat bırakmaması. Çünkü Dinler’in öykülerinde hayat, alıştığımız biçimiyle yalnızca anlatılan bir gerçeklik olarak durmuyor. Gerçekliğin kendisi, zaman zaman öylesine tuhaf bir hâl alıyor ki okur bir noktadan sonra bunun gerçek mi, absürt mü, yoksa gerçekliğin zaten başından beri absürt olup olmadığını düşünmeye başlıyor.
Okurların bu kitap için şaşmayan genel bir kanısı mevcut: Gerçeklikten absürde uzanan samimi bir metin. Okurların bazıları bu gerçekçiliği rahatsız edici bulabilirken, bazıları yazarın ironi ve mizahla toplumun ham hâlini yansıtmasını edebiyat için faydalı bulmaktadır. Bence kitabın asıl meselesi de tam olarak burada başlıyor. Dinler, gerçekliği güzelleştirerek ya da ona edebi bir makyaj yaparak anlatmıyor. Onu olduğu hâliyle, bazen kaba, bazen komik, bazen acımasız ve çoğu zaman da tuhaf taraflarıyla önümüze bırakıyor.
Bu nedenle Alelade Felaketlerdeki absürt unsurlar bana hiçbir zaman gerçeklikten kopmuş gibi gelmedi. Aksine, çoğu zaman absürt olanın kendisini doğuran şeyin gündelik hayat olduğunu düşündüm. Çünkü burada olağanüstü olaylar, olağan insanların davranışlarından çıkıyor. Bir şeylerin tuhaflaşması için mutlaka doğaüstü bir olayın gerçekleşmesine gerek kalmıyor. İnsanların birbirlerine davranma biçimleri, konuşmaları, susmaları, çıkar ilişkileri ve kimi zaman hiçbir şey olmamış gibi hayatlarına devam etmeleri zaten yeterince tuhaf.
Dinler, bu iki kanıyı da hiç şüphesiz kitabın ilk öyküsü “Dedeler” ile destekliyor. “Dedeler”, ilk bakışta bir kamyon şoförü ile yaşlı bir adamın kar altındaki yolculuğunu konu edinen sıradan bir öykü gibi başlıyor. Fakat öykü ilerledikçe okur, gündelik gerçekliğin giderek absürde, absürdün ise rahatsız edici bir toplumsal alegoriye dönüştüğünü fark ediyor.
Burada kaleminde en etkileyici bulduğum nokta, kurgunun inşası için fantastik ve olağanüstü olaylardan değil, sıradan insanların olağan davranışlarından yararlanması. Dinler’in yaptığı şey, gerçekliği bozmak değil; gerçekliğin içindeki çatlakları biraz daha görünür hâle getirmek. Bu nedenle öyküde yaşanan tuhaflıklar bir süre sonra okura yabancı gelmemeye başlıyor. Hatta belki de asıl rahatsız edici olan bu. Çünkü anlatılan şeyin tamamen kurmaca olduğunu düşünerek kendimizi güvenli bir mesafede tutamıyoruz.
“Dedeler”deki yolculuk da bu açıdan yalnızca fiziksel bir yolculuk olarak okunabilecek bir yapı kurmuyor. Kar, yol, kamyon ve iki insanın karşılaşması üzerinden başlayan anlatı giderek insanın başka bir canlıya, başka bir insana ve nihayetinde kendisine karşı kurduğu ilişkinin sorgulanmasına dönüşüyor. Hikâyenin sonunda elinizde bir tasma ile merhamet ve insanlık arasındaki bağı kendinize zincirlemek zorunda kalabiliyorsunuz.
Bu noktada kitabın adına dönmek de anlamlı geliyor. Alelade Felaketler. Felaket kelimesi doğal olarak büyük olayları, hayatın olağan akışını bozan kırılmaları çağrıştırıyor. Fakat Dinler’in dünyasında felaketlerin ille de büyük olması gerekmiyor. Bazen felaket, sıradan bir insanın verdiği kararın içinde. Bazen bir kahve masasında yapılan konuşmada, bazen bir iş yerinde, bazen bir pazarda, bazen de insanların hiçbir tepki vermeden geçip gittikleri bir olayda ortaya çıkıyor.
“Gerçeklik zenginliktir.” bakış açısını değiştirmeden diğer öykülere de göz attığımızda fark edilen en büyük husus, atmosferin kusursuz bir şekilde inşa edilmiş olmasıdır. Birbirinden farklı on öykünün aynı kitapta bir araya gelmesine rağmen metinler arasında hissedilen ortak hava, kitabın bütünlüğünü sağlayan önemli unsurlardan biri. Öyküler birbirinin devamı değil; fakat aynı dünyanın farklı köşelerinde dolaşıyormuşuz hissini veriyor.
Bu durum, birbirinden farklı on öyküyü ara vermeden okuyabilmek için büyük bir avantaj sağlıyor. Temanın kendisinden uzaklaşmadan çevirdiğiniz her sayfada kendinizi aniden kurban pazarında, sanayide, kahvede hatta bir define avında bulabilirsiniz. Mekânların çeşitliliğine rağmen anlatının gündelik hayatla olan bağı kopmuyor. Çünkü değişen mekân olsa da Dinler’in baktığı insan değişmiyor.
Bu açıdan mekânların yalnızca dekor olarak kullanılmadığını düşünüyorum. Sanayi, kahve, pazar ya da yol gibi alanlar, toplumun farklı kesimlerinin karşılaşabileceği gündelik yerler. Dolayısıyla öykülerdeki toplumsal yapı da bu mekânlar üzerinden görünür oluyor. Yazarın karakterlerini olağanüstü koşullara taşımasına gerek kalmıyor. Onları zaten bildiğimiz yerlere yerleştiriyor ve sonra bu insanların davranışlarına bakmamızı istiyor.
Diyalogların gündelik hayatla harmanlanıp yapaylıktan uzak durması da yaratılmak istenen atmosferi destekliyor. Karakterlerin konuşmalarında edebi bir gösteriş aranmıyor. İnsanların gerçekten nasıl konuştuğuna yakın bir dil kuruluyor. Bu da öykülerin inandırıcılığını artırıyor. Çünkü karakterler okurun karşısına yalnızca hikâyeyi ilerletmek için konulmuş kişiler gibi çıkmıyor. Onların konuşmalarında, susmalarında ve birbirleriyle kurdukları ilişkilerde gündelik hayatın tanıdık sesini duyabiliyoruz.
Son olarak Selman Dinler’in diline ve üslubuna bakacak olursak, dilinin gösterişten uzak olduğunu söylemek yanlış olmaz. Şiirselleşmeye çalışmaz. Buna rağmen kullanılan imgeler göz ardı edilemez. “Kar henüz beyaz değildi.” cümlesi belki de daha ilk öykülerde doğacak felaketlerin yalın olmayan bir habercisiydi.








Yorumlar