Güneşsiz Diyarlar Makamı Üzerine
- Eylem

- 26 Nis
- 3 dakikada okunur
“Bir gün taşlar konuşacak. Ve güneş, susturulmuş dillerin üzerinden yükselecek.”
Bazı kitaplar vardır, okursun ve bitirirsin.
Bazıları vardır, okunur ve içinde askıda kalan bir şeyleri bitirir.
Zabel Yılmaz’ın ilk öykü kitabı olan Güneşsiz Diyarlar Makamı, ikinci kategoriye giriyor. Lakin bunu yaparken öyle dramatik numaralara başvurmuyor. Aksine, oldukça sakin. Hatta rahatsız edici ölçüde sakin. Sanki her şey zaten olmuş, bitmiş, çürümüş ve şimdi sana sadece kokusunu göstermek kalmış gibi.
Güneşsiz Diyarlar Makamı’nı yalnızca bir öykü kitabı olarak incelemek yetersiz kalır. Birbirinden farklı işlenmiş bu on iki öykü, yazarın topluma bakışını yansıtan perspektif bir proje gibi işliyor. Güneşsiz kalan toplumların, azınlıkların ve bireylerin kendi ışığına yöneldiği o umut yolculuğu, burada derin ama sessiz bir anlatıya dönüşüyor. Ne var ki bu yolculuğun gerçekten bir kurtuluş mu yoksa tehlikeli bir yanılsama mı olduğu sorusu açık bırakılıyor. Güneş metaforunun neyi temsil ettiği netleşmeden bu soruya kesin bir yanıt vermek güç.Çünkü politikanın ve rejimlerin ürettiği savaşlarda umut, her zaman masum bir duygu olmayabilir. Hatta kimi zaman ideolojik bir uyutma biçimi olarak işlev görür. Slavoj Žižek’in işaret ettiği gibi, ideoloji en çok “umut etmeye devam ettiğimizde” çalışır; çünkü umut, mevcut düzeni sorgulamayı erteler.
Öyküleri ilk okuduğumda etkilendiğim karakterlerin, mekânların ve olayların hizmet ettiği fikri kavrayabilmek için altını defalarca kez çizdiğim cümleler var. Bu cümleler bireyden topluma, toplumdan politikaya, politikadan acıya evriliyor her seferinde.
Bu nedenle Zabel Yılmaz’ın öyküleri, klasik anlamda “hikâye anlatmak” gibi bir derdi çoktan aşmış diye yorumluyorum. Burada olay yok, çözüm yok, katharsis hiç yok. Eğer bir şey varsa, o da sürekli ertelenen bir yüzleşme. Okur olarak biz de o yüzleşmenin eşiğinde bekleyenlerdeniz. İçeri alınmayan ya da içeriden çıkamayan.
Kurgu Değil, Sızan Sonsuz Bir Gerçeklik
Öyküler arasında soluksuz bir geçiş yaparken beni en etkileyen durum, hikâyelerin sonunda geriye bir hikâyeden çok bir duygu kalması. O duyguyu sindirmek için ufak bir ara verip etrafı incelemek mecburiyetinde kalıyorsunuz. Başınızı kaldırıp sokağa, caddelerin kalabalığına veyahut mahallenizin en izbe köşesine bile baksanız Muhab’ı, Sedat’ı, Bağdatlı Nedja’yı ve Madam Ohi’yi görebilirsiniz. Hikâyelerin gerçeklerimizden doğmasının yanı sıra hâlâ bizimle yaşamaya devam etmeleri, bu öyküleri zamansız, mekânsız ve sonsuz kılıyor benim nezdimde.
Zamansız, mekânsız ve sonsuz öykülerin ortak başka bir özellikleri daha var: bireyde ve toplumlarda evrenselleşmiş acının salt hâlini yansıtmaları. Güneşsiz makamlar diyarında o acıyı, ölüme yetişen Bulgar kadının akordiyonunda, elinde İsa’sını taşıyan bir Rus göçmeninde ve tabakhaneden lavanta bahçelerine koşan Faslı bir âşıkta hissedebilirsiniz.
Burada bahsettiğim acı, pazarlanan ve anlamsız acılardan değil elbet. Modern edebiyatın son zamanlarda yaşadığı en büyük kriz olan “acı nasıl anlatılmalı?” sorusunun bizi getirdiği noktada acı, gizlenen bir şey olmaktan çıkıp bağırılan bir slogana çoktan dönüştü. Hatta iyi paketlenirse oldukça “etkileyici” bir hikâye unsuru. Travmalar, estetik bir filtreden geçirilip sunuluyor. Biraz kırık, biraz karanlık, biraz şiirsel. Tam paylaşmalık.
Yılmaz’ın metinlerinde ise acının varlığını sessizce işitiyoruz. Daha değerli ve daha karanlık bir metafor gibi. Biz okurlar, karanlık metinlere uzaktan bakmayı ve yorumlamayı seviyoruz. Toplumdaki olaylara ve acılara uzaktan baktığımız gibi.
Lirik Tuzaklar ve Sert Düşüşler
Son olarak yazım dilinden de biraz bahsetmek isterim. Zabel Yılmaz’ın öykü kitabında kullandığı dil akıcı, estetik ve vurucu. Metnin başında okuyucuyu her zaman şiirsellikle yakalıyor. “Moskova’ya kar, Laleli’ye çiğ düştüğü mevsimdi.” Benim en sevdiğim giriş cümleleri arasında yerini aldı bile. Bu şiirsellik, metnin devamında kendini ara ara gösteriyor. Metnin ortalarında akıcı bir olay örgüsü ile devam edip sonunda vurucu bir gerçeklik ile öyküyü bitiriyoruz. Buna genelde “şiir gibi başlayıp tokat gibi bitirmek” diyorum. Temelde sade, sakin ve yerel kalıpları doğru noktalarda kullanan bir metin görüyoruz.

Birbirinden etkileyici on iki öykü ile Güneşsiz Diyarlar Makamı, kitaplığımda “değerli öyküler köşemi” çoktan
kaptı.








Yorumlar