top of page

Hiç Döküntüsü Üzerine

  • Yazarın fotoğrafı: Eylem
    Eylem
  • 7 May
  • 4 dakikada okunur

Son zamanlarda bir okur olarak kendime dürüst davranmayı öğrendim. Çağdaş yazarların ilk kitaplarına karşı bir zaafım var. Yazarın edebiyatla kurduğu o ilk temasın titreşimini hissetmek, yalnızca bir metni okumak değil; bir başlangıca tanıklık etmek kadar mühim hissettiriyor. Ve itiraf edeyim, bu tanıklığın içinde gizli bir kıvanç da yer ediniyor. Edebiyat ışığında kendilerine çizdikleri bu yolda, onların ilk heyecanına ve anlatılarına bir okur olarak yakından tanık olmak, beni de aydınlatıyor gibi hissetmekten kendimi alıkoyamıyorum. Daha da abartılı bir düşünceyi savunacak olursam, eminim ki Anton Çehov’un Dmitry’si, Albert Camus’nün Jean Grenier’si ya da Fyodor Dostoyevski’nin Belinski’si de hiç şüphesiz aynı duyguları yaşamışlardır. Yeni yazarların ilk okurları olmak, edebiyat çatısı altında incelenecek sosyolojik başka bir kavram yaratsa da ben, edebî romantizme sığınıp okurdaki ilk kitap keşfinin heyecanına değinmek istiyorum yalnızca.

Bu duygunun izini sürdüğüm kitaplardan biri de Serdar Gün’ün Hiç Döküntüsü oldu. Kitabı elime aldığım an, o tanıdık heyecanla sayfaları aralamaya başladım. Lakin sizi baştan uyarmalıyım ki on iki öyküden oluşan bu kitabın son öyküsüne geldiğinizde, başlarken başucunuza koyduğunuz heyecan ve mutlulukla aranıza mesafe koymak durumunda kalacaksınız. Çünkü kitabın sizde bıraktığı sessiz hüznü, coşkulu bir durgunluğu ve çabanın içindeki tükenmişliği uzun bir süre zihninizde taşıyacaksınız.

Bu noktada, Serdar Gün’ün bir öyküyü kaleme almadan önce her yazarın edinmesi gereken “duyguyu aktarma” meziyetini başardığını söylemek yanlış olmaz. Hikâyelerindeki sessiz çatışmalarla okura duyguları yalın bir şekilde geçirebiliyor ve bunu yaparken sizi çoğu zaman karakterlerin kendisiyle, geçmişiyle yahut ailesiyle yalnız bırakarak başarıyor.


Topluma Borçlu Yazarlar ve Mirasçı Babalar


Baş başa kaldığımız “aile” kavramını burada askıda bırakmak niyetinde değilim. Zira gelişmemiş toplumlarda en küçük yapının birey değil, aile olduğu fikrini hâlâ savunuyorum. Ancak bu öykülerde aile kavramı, bu kez farklı bir serzeniş olarak karşımıza çıkıyor. Özellikle beni en çok etkileyen “Üç Numara” öyküsünde yazar, baba kavramını bize yer sofrasına aşina olduğumuz o dogmatik roller üzerinden derin bir şekilde sunuyor.

Öykünün başında verdiği sözleri tutmayan baba, Enver’e dönüp şunları söylediğinde: “Ben gurbette sizin için çalışıyorum. Milletin ağız kokusunu çekiyorum. Bak, saçlarıma aklar düştü. Kimin için? Sizin için.” Hepimiz o yer sofrasında Enver’le beraber kaskatı kesildik, eminim ki.

Aile kurmanın güzel yanları komşuya nazar, kötü yanları ise çocukların üzerine bolca azar ve sorumluluk olarak bırakılmıştır. O sorumluluk, yakasız bir gömlek gibi çocuğun üzerinde eskir, kirlenir ve gün geçtikçe ağırlaşır. Çünkü burada okuduğumuz “Ben sizin için…” diye başlayan cümleler, bir sevgi dili ve fedakârlık söylemi yansıtıyor gibi görünse de temelde çok daha sert bir toplumsal yapıyı ifşa ediyor. Baba figürü yalnızca bir ebeveyn değil; kendini sürekli yük taşıyan, bedel ödeyen ve bu bedel üzerinden hak talep eden bir figür olarak konumlandırıyor. Toplumumuzda da sıkça rastlanan “borç” temelli aile yapısını farklı bir perspektifle gözler önüne seriyor “Üç Numara” öyküsü.

Bedel isteyen ve sorumlulukla borçlandıran babaları bir kenara bırakırsak, kitabın en zengin öyküsü hiç şüphesiz öksürüğünü miras bırakan bir babanın hikâyesidir. Kitabın ilk öyküsü olan “Öksürük” ile her öksürük sesi zihninizde yeşil bir ışık yakıp kendini istemsizce hatırlatacaktır uzun bir süre. Benim nezdimde bir kalemin zenginliği de tam olarak buradan gelir: edebî metaforları damgalayarak akılda kalmak. Bir yazarın imzası her zaman ismini taşımaz. Çoğu zaman o imza, nesnelleşerek her karşılaşmada bir metni, bir yazarı, hatta bir duyguyu çağırır. Bu, yazarın diliyle kurduğu en kalıcı bağlardan biridir. Bu kitapta da yazarın imzasının “Öksürük” olduğunu söylemek mümkün.


Karakter İnşasında Toplumsal Sağırlaşma


Son olarak kitapta yer alan ve kitaba ismini veren bir diğer etkileyici hikâye olan “Kekeme” öyküsüne değinmek isterim. Bu öyküde karakterimiz, yetişkin ve kekeme bir yazar. Kardeşinin “Konuşamıyorsan yazmayı dene.” tavsiyesi üzerine yazar olan bir adamın dramatik başarı hikâyesini okuyacağınızı düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Böyle düşünmek için, altını çizdiğim şu satırları hiç okumamış olmak gerekiyor:

“Halbuki yıllarca beklemişti bu anı. İnsanların onu fark etmesini hep beklemişti. Annesi, ekmek beklediğini fark etmeliydi mesela. Babası, çikolata istediğini; öğretmeni, sorunun cevabını bildiğini, arkadaşları onun da oynamak istediğini fark etmeliydi. Gülizar da fark etmeliydi Metin’in ona deli gibi âşık olduğunu. Fark etmediler. Metin de söyleyemedi. Hiç döküntüsü. Bazen anlatamadı, bazen de anlatsın diye beklemediler. Bu yüzden bazen aç kaldı, bazen oyuna giremedi ve hiç evlenmedi.”

Bu satırları okuduktan sonra öyküyü, Hannah Arendt’in “görünürlük” kavramıyla mı ilişkilendirmeliyim, yoksa Jacques Lacan’ın “Öteki” tanımıyla mı devam etmeliyim, ikileminde kaldım. Daha sonra, ikisinin ışığında gölgelenen bu hikâyeyi parçalayarak incelemeye karar verdim.

“İnsanların onu fark etmesini hep beklemişti.” kesitine, Hannah Arendt’in insana baktığı yerden yaklaşarak şunu söylemek mümkün: Karakterin inşası için “görünürlük” gereklidir. Arendt’e göre insan, ancak kamusal alanda görünür olduğunda var olur. Metin’in trajedisi ve öykünün itkisi tam da burada başlıyor. Çünkü Metin, bunun tam tersine, kamusal alanda sürekli silinen bir figür olarak karşımıza çıkıyor. Annesi, babası, öğretmeni, arkadaşları ve sevdiği kadın tarafından görünmez kılınması; onun beklentiler içinde suskunlaşmasına ve kendini ifade ederken kekelemesine neden oluyor. Toplumun bireye sağırlaştığı noktada trajediler kekelemeye başlar.

Metnin ilerleyen bölümlerinde, kendini ifade etmek için yazıya sığınan Metin’in bir yazar olarak fark edilme arzusunu da Lacan üzerinden okumak yanlış olmaz. Lacan’a göre özne, “Öteki”nin bakışıyla kurulur. Yani insan, ancak başkası tarafından tanındığında kendini var hisseder. Yarım kalmış kimlik inşasını bir yazar olarak tamamlamaya çalışan karakterimizin içsel çatışmalarına da en yakından burada rastlıyoruz. “Öteki”ye muhtaç kalan karakterin, tanrısal bakış açısıyla yansıtılan içsel muhasebesini okumak, Lacan’ı bu hikâyede haklı çıkarıyor diyebiliriz.

Hikâyelerin genelinde lineer olmayan, parçalı bir zaman akışı hâkim. Çocukluk, gençlik ve yetişkinlik kesitleri arasında yapılan geçişler, hikâyelerde akıcılığı bozmak yerine anlatının biçimsel derinliğini artırıyor adeta. Sade ama yük taşıyan bir dil kullanımıyla Hiç Döküntüsü, bu yıl favorilerim arasında yerini aldı.




Yorumlar

5 üzerinden 0 yıldız
Henüz hiç puanlama yok

Puanlama ekleyin

Haber Bültenine Kaydol

    Tüm hakları tarafımızca saklıdır. 

    bottom of page