NEYSE Kİ GÜNLER UZADI ÜZERİNE
- Eylem

- 8 Haz
- 2 dakikada okunur
Toplumumuzda, her hikâye içinde mutlaka derin bir hisse barındırmalı algısını değiştirmek için güncel metinlere ve çağdaş kurmacaya daha vakıf olmak gerekir diye düşünüyorum.
Çünkü artık moderniteyle harmanlanmış edebiyat, bağırma gereği duymamaktadır. Böyle metinler masaya yumruğunu vurmaz, okurun yakasına yapışmaz, büyük hakikatler vaat etmez. Bu yazılardan biriyle karşılaştığınızda çayınız soğur, perdeniz hafif aralanır ve dışarıda akşam olmak üzeredir. İşte öyle bir anda sadece şunu söyleyebilirsiniz: “Neyse ki günler uzadı.”
Neyse ki Günler Uzadı adlı öykü kitabı tam olarak böyle bir yerden konuşuyor okuruyla. Salınımlar romanı veyahut Parşömen’deki “Günizleri” ile tanıdığımız Mesut Barış Övün, on iki hikâyelik öykü kitabıyla 2025 yılında okurlarıyla yeniden buluştu. Söylemeliyim ki bu buluşma; bağırmadan, sessizce ve ince bir yorgunluk hissiyle gerçekleşti. Çünkü bu kitapta olaylardan çok tortular var. Büyük kırılmalardan çok, insanın gün sonunda yüzüne yapışan ince bir yorgunluk hissi.
Modern insanın trajedisi artık Dostoyevski karakterleri gibi tek bir büyük yıkım yaşamaktan çok, her gün azar azar çözülmesidir. Bu nedenle hikâyeleri ortak bir paydada toplamak istediğimde, karakterleri ve olayları şu şekilde değerlendirmem yanlış olmaz: Modern insan artık trajedi yaşamıyor. Günümüzün asıl kıssası, sürekli ertelenen küçük çöküşlerdir.
Öykülerde yer alan parklar, hastane koridorları, kısa yolculuklar, mutfak masaları… Bunların hiçbiri dekor değil. Hepsi, insanın iç dünyasının metaforik birer yansıması. Çünkü çağımızda mekânlar da yoruluyor. Sandalyeler bile insanların içsel muhasebesinden nasibini alıyor.
Mesut Barış Övün’ün metinlerinde dikkat çeken ilk şey, dramatik yükselişlerden özellikle kaçınması. Günümüz öyküsünde sıkça rastlanan o “çarpıcı final” arzusuna burada rastlamak zor. Yazar, okuru şaşırtmaya çalışmıyor; onunla aynı sıkıntının içinde varlığını devam ettiriyor sadece. Benim nezdimde bu önemli bir tercih. Çünkü çağdaş edebiyatın büyük bir kısmı ne yazık ki artık anlatmaktan çok gösteri yapıyor. Her öykü biraz aforizma, biraz festival kısa filmi, biraz da sosyal medya alıntısı olmak zorundaymış gibi davranıyor. Neyse ki Günler Uzadı ise bu gürültüye dâhil olmamayı seçmiş.
Yaşa Yaşa Gör Temaşa, bahsettiğim tüm düşünceleri alt metinlerinde “ben” diliyle en iyi anlatan hikâyelerden biri kitapta. Kitaba ismini veren Neyse ki Günler Uzadı öyküsünde ise ikili ilişkilerdeki aldatmacayı ve çarpıklaşmayı lineer olmayan bir zaman sıçraması içinde okuyoruz.
Peki, bu kıssalarda hiç mi hisse yok diyerek kendimle çelişmek pahasına kitabı yeniden elime aldığımda, öykülerin merkezinde yer alan bireyciliğin dayandığı felsefeyi daha net kavrıyorum.
Bu anlatılarda bir okur olarak Byung-Chul Han’ın Yorgunluk Toplumu boyunca anlattıklarının izlerini görmek veya Zygmunt Bauman’ın “akışkan modernite” kavramını yeniden biçimlendirmek gayet mümkün. Han’ın “Depresif insan, savaş kaybetmiş biri değil; kendisine karşı yorulmuş biridir.” sözlerini bu öykülerle temas ettirebilir; Bauman’ın “Çağdaş insan hiçbir şeye tutunamaz hâle gelmiştir.” tezini de hikâyelerdeki ilişkileri ve kimlikleri daha görünür kılmak için kullanabilirim.
Ama tüm bunlar yerine, soğumuş çayımdan bir yudum alarak aralanan perdemden henüz akşam olmamış günleri, yazarın benim için yarattığı konfor alanında izlemeyi tercih ediyorum.









Yorumlar