top of page

Gördüm, Duydum, Bilmiyorum.

  • Yazarın fotoğrafı: Eylem
    Eylem
  • 18 Ağu
  • 3 dakikada okunur

Toplumsal Sağırlaşmadan Bireysel Hiçliğe

Ekranlar sürekli açık. Haberler akıyor, bildirimler susmuyor. Bir savaş görüntüsü eşliğinde kahvemizi içiyor, birkaç saniye sonra bir influencer'ın tatil fotoğrafına geçiyor; ardından ekonomik krizden, iklim felaketinden, bir cinayetten, bir seçimden, bir depremden haberdar oluyoruz.

Görüyoruz.

Duyuyoruz.

Biliyoruz.

Fakat bütün bu bilginin zihnimizde ne kadar süre kaldığını artık bilmiyoruz.

Her şey gözümüzün önünden geçiyor; fakat hiçbir şey üzerimizde yeterince uzun kalmıyor. Modern insanın temel problemi artık yalnızca bilgi eksikliği değil. Daha karmaşık bir durumla karşı karşıyayız: Aşırı enformasyon ve sürekli maruziyet içinde anlam üretme kapasitemizin zayıflaması.

Sorun, dünyada ne olup bittiğini bilmememiz değil. Sorun, olup bitenlerin bizim için giderek aynı akış içinde birbirine benzemeye başlaması.

Bir savaş.

Bir reklam.

Bir ölüm.

Bir tatil.

Bir ekonomik kriz.

Bir makyaj videosu.

Bir çocuk.

Bir ürün.

Bir felaket.

Bir komedi.

Aynı ekran.

Aynı parmak hareketi.

Aynı birkaç saniyelik dikkat.

Bu noktada mesele yalnızca medyanın ne gösterdiği değildir. Mesele, gösterilen şeylerin insan zihninde nasıl bir karşılık bulduğu sorusudur. Her şeyi görüyor, fakat giderek daha az şey üzerinde gerçekten duruyoruz.


Susan Sontag, Başkalarının Acısına Bakmak adlı çalışmasında savaş ve şiddet görüntülerinin izleyiciyle kurduğu ilişkiyi tartışırken önemli bir çelişkiye işaret eder: Başkasının acısını görmek, bizi otomatik olarak daha duyarlı insanlar haline getirmez. Görüntü bir taraftan görünmeyeni görünür kılarken, diğer taraftan sürekli tekrarlandığında gördüğümüz şeyin duygusal ağırlığını azaltabilir.

Bu nedenle bir savaş fotoğrafının varlığı ile o fotoğrafın bizde yaratacağı ahlaki etki aynı şey değildir.

Görüntü bizi bilgilendirebilir. Fakat bilgi, kendiliğinden sorumluluk üretmez. Bir görüntüye maruz kalabiliriz ve yine de hiçbir şey yapmayabiliriz. Hatta aynı görüntüyü defalarca gördükçe ona karşı daha az tepki verebiliriz.

Psikoloji literatüründe bu durum farklı biçimlerde tartışılıyor. Özellikle compassion fade olarak adlandırılan araştırma çizgisi, insanların çok sayıda mağdur söz konusu olduğunda tekil bir kişiye kıyasla daha düşük düzeyde yardım etme eğilimi gösterebildiğini ortaya koyuyor. Başka bir ifadeyle, acının ölçeği büyüdükçe ona yönelik duygusal tepki her zaman aynı oranda büyümüyor.

Daha fazla insanın acısını görmek, daha fazla acı hissetmek anlamına gelmeyebilir.

Hatta sayı büyüdükçe acı soyutlaşabilir. Bir insanın hikâyesi dokunabilir. Binlerce insanın hikâyesi ise bir istatistiğe dönüşebilir. Ve istatistikler, insan hayatının kendisi kadar kolay hissedilmez.


Şiddetin sıradanlaşması da tam burada başka bir anlam kazanır. Şiddet sıradanlaştığında ortadan kalkmaz. Tam tersine, görünür olduğu halde olağandışı olma niteliğini kaybetmeye başlar.

İlk gördüğümüzde durduğumuz görüntü, onuncu kez karşımıza çıktığında yalnızca bir başka içerik olabilir.


Bu, medyanın bize gösterdiği şeylerin önemsiz olduğu anlamına gelmez. Asıl mesele, insan dikkatinin sınırsız olmamasıdır. Her gün karşılaştığımız haberlerin, görüntülerin ve uyarıların sayısı arttıkça dikkatimiz bunların tamamına aynı yoğunlukta karşılık veremez.

Dolayısıyla modern insanın dikkat problemi yalnızca “dikkatini dağıtmak” değildir.

Neye dikkat edeceğine karar vermekte zorlanmak asli problemimiz haline gelmiştir. Her şey acil olduğunda hiçbir şey gerçekten acil kalmaz. Bu noktada toplumsal bir sağırlaşma kaçınılmaz olmaktadır.


“Toplumsal sağırlaşma” dediğimiz durumu da yalnızca insanların artık hiçbir şey hissetmemesi olarak tanımlamak eksik kalır. Çünkü çoğu insan hâlâ öfkeleniyor, üzülüyor, korkuyor, empati kuruyor. Fakat bu duyguların sürekliliği ve eyleme dönüşme kapasitesi başka bir mesele.

Dolayısıyla toplumsal sağırlaşma, duygunun tamamen ortadan kalkmasından çok, duygunun sürekliliğini ve toplumsal bağını kaybetmesi olarak düşünülebilir.


Bütün bunların en önemli sonucu toplumda değil, bireyin içinde gerçekleşiyor.

Çünkü dışarıdaki dünyanın acılarına sürekli maruz kalan fakat onları anlamlandıracak bir siyasal, etik veya düşünsel çerçeve kuramayan birey, zamanla kendi duygularına da yabancılaşmaya başlıyor. Bir süre sonra insan şunu söylemeye başlıyor:

“Artık hiçbir şey hissetmiyorum.”

Bu cümle basit bir duyarsızlık ifadesi değil ne yazık ki. Bazen duygusal tükenmenin toplumsal biçimidir. Çünkü sürekli kriz yaşayan bir dünyanın içinde insanın kendisini korumak için geliştirdiği en temel mekanizmalardan biri mesafedir.

Uzaklaşır.

Bakmamaya başlar.

Okumaz.

Geçer.

Kaydırır.

Sessize alır.

Engeller.

Ve sonunda yalnızca dış dünyaya değil, kendi iç dünyasına da mesafe koyar.

İşte toplumsal sağırlaşmanın bireysel hiçliğe evrildiği yer tam burasıdır. Bilmemeyi tercih ettiği o dönüm noktası. Tüm bu bilinmezliğin ortasında kaydırmaya devam ederken şunu sormakta fayda var; bireysel hiçlik gerçekten bireysel midir? Bilmenin gerçekten yetmediği bu çağda yeni bir dikkat biçimi nasıl kurulmalıdır?


Sanırım yetkileleri ve bilir kişileri sahneye davet ettiğim kısım burası oluyor.


Sevgiler,


Eylem Eşsizer.



Yorumlar

5 üzerinden 0 yıldız
Henüz hiç puanlama yok

Puanlama ekleyin

Haber Bültenine Kaydol

    Tüm hakları tarafımızca saklıdır. 

    bottom of page