top of page

Rahvan Giden Zamanın Ardında: Hilal Özcan’ın “Çek İpini Rahvan Gitsin” Öyküsü Üzerine

  • Yazarın fotoğrafı: Eylem
    Eylem
  • 17 Tem
  • 2 dakikada okunur

Ben kurmacaya daima “metni toplumsal bağlamıyla birlikte okuma” ilkesiyle yaklaşırım. Geçtiğimiz günlerde Kafka Okur dergisinde yayımlanan “Çek İpini Rahvan Gitsin” öyküsü, son zamanlarda bu bağlamda incelediğim en tadında öykülerden biri oldu. Hilal Özcan’ın öyküsü, gündelik hayatın mikrokozmosundan hareketle makro ölçekte bir dönüşümü görünür kılan nitelikli bir anlatıdır.

 

“Çek İpini Rahvan Gitsin”, bir kuaför salonunun sabah telaşıyla başlayan anlatısıyla, ilerledikçe yalnızca saç kesilen, boya yapılan bir mekân olmaktan çıkar; Türkiye’nin değişen çalışma kültürünün, tüketim alışkanlıklarının ve insan ilişkilerinin küçük bir maketine dönüşür. Özcan, görünürde sıradan bir günü anlatırken aslında yavaş yavaş kaybettiğimiz bir yaşam biçiminin yasını tutar. Okur olarak davet edildiğimiz bu yasa icabet etmemek mümkün değildir.

 

Hilal Özcan, nostaljiye sığınmadan geçmişin değerlerini hatırlatır; modernliği toptan reddetmeden onun insani bedelini sorgular. Öyküyü derinlemesine incelemek için dergiyi yeniden elime aldığımda fark ettim ki büyük meseleleri küçük ayrıntılarla konuşabilmesi, karakterlerini temsil nesnesine indirgememesi ve okurunu hüküm vermeye değil, düşünmeye davet etmesi benim nezdimde öykünün en başarılı yanlarıdır.

 

Öykünün adı da bu bağlamda anlam kazanır. Barış Manço’nun şarkısından ödünç alınan “Çek ipini rahvan gitsin” sözü, anlatının bütün ritmini belirleyen temel metafora dönüşür. Rahvan yürüyüş, acele etmeyen, kendi temposunu koruyan bir hareket biçimidir. Oysa öykünün dünyasında artık hiçbir şey rahvan gitmez. Moda hızlanmıştır, müşteri değişmiştir, meslek piyasanın taleplerine göre yeniden şekillenmiştir. Anlatıcının bütün direnci ise bu hız çağında yavaş kalabilmektir. Çayı ikram etmeye devam etmek istemesi, müşteriyi yalnızca kazanç olarak görmemesi, çırağına sabırla yol göstermesi bu yüzden bir nostalji değil, etik bir tavırdır.

 

Öykünün tanıdık ve samimi atmosferinden bahsetmemek olmaz. Camdan görünen kediler, demlikten yükselen buhar, köşede duran koltuklar, eski posterler… Atmosfere hizmet eden her nesne, yazarın kaleminde biriken düşünceleri destekler niteliktedir. Özellikle eski afişlerin yerini yeni moda görsellerin alması, dekor değişikliğinden çok daha fazlasını ifade eder. Duvardan sökülen posterler aslında bir kuşağın estetik anlayışıdır. Yerlerine gelen parlak yüzler ise artık kişiliği değil, tüketilebilir güzelliği temsil eder. Bu küçük ayrıntılar, öykünün kültürel eleştirisini en güçlü biçimde görünür kılar.

 

Öykünün finalinde çırağın ustasına “Ustam…” diye seslenmesi, bütün anlatının en güçlü kırılma anıdır. Çünkü burada ödüllendirilen yalnızca teknik beceri değildir. Anlatıcının yıllar boyunca sessizce taşıdığı meslek ahlakı ilk kez karşılık bulur. Büyük olayların yaşanmadığı bu öyküde asıl doruk noktası tek bir hitapta gizlidir. Sonuca varmak için de tek bir fiyat listesi yeterlidir. “Çay yirmi, kahve elli…” cümlesi, ilk bakışta işletme ekonomisinin doğal bir parçası gibi görünür. Oysa anlatıcının huzursuzluğu ekonomik değildir; ahlakidir. Çünkü onun dünyasında çay, müşteriye satılan bir ürün değil, kurulan ilişkinin sıcaklığıdır. İkram kültürü burada yalnızca misafirperverliği değil, emeğin insanla kurduğu bağı temsil eder. Çayın ücretlendirilmesiyle birlikte aslında dostluk da fiyatlandırılmış olur. Kapitalizmin en görünmez müdahalelerinden biri tam da budur: Önce ilişkileri metalaştırır, sonra bunu kaçınılmaz bir yenilik gibi sunar.


Son olarak öyküye isim ilhamı veren Barış Manço’ya çokça sevgilerle…



Eylem Eşsizer



Yorumlar


Haber Bültenine Kaydol

    Tüm hakları tarafımızca saklıdır. 

    bottom of page