
ÖLÜLER KONUŞUR MU HİÇ?

Güncelleme tarihi: 20 Ağu
“Ve ölü bir kalp, öldüğü yetmezmiş gibi yaşamaya direnme çabasıyla son bir hikâye anlatmak istiyor.”
Halıya sarılmış konuşan bir cesetten daha sarsıcı şeyler vardır dünyada; o cesete akıl vermeye çalışan kanunlar ve adamlar gibi.
Vildan Külahlı Tanış’ın “Ölüler Konuşur mu Hiç?” öyküsünde konuşturduğu bir kadın cesedi, okuru kırılmış bir noktadan yakalayıp rahatsız etmekten çekinmiyor. Çünkü rahatsızlık burada estetik bir tercih değil, insani bir zorunluluk.
Öykünün beni düşürdüğü soğuk sularda boğulmuşken, “Ölüler konuşur mu hiç?” diye sormadan önce “Yaşayanlar konuşsaydı ne söylerdi?” diye sormak istiyorum. Nitekim susturulmuş kadınlar, travmalarla sabote edilmiş çocuklar ve komşularının etik bilmez ahlak değerleriyle sınırlandırılmış vatandaşlar olarak hepimiz bu coğrafyanın yaşayamayanlarıyız.
Bir gün sudan çıkmış taze değerlerimizi ve bayat öğretilerimizi bizi boğan soğuk denizlerde balıklara yem etseydik, eminim ki şöyle derdik: “Hem yaşayanı hem anlatanı olduğum bu hikâyede ölmek istemiyorum.”
İnsanın kendi ölümüyle ilgili konuşması ne tuhaf, diyor yazarımız öykünün başında. Asıl tuhaf olan, öykünün sonlarına geldiğimizde öldürülen kadının şu sözleri: “Neden kimse gözünü benden alıp da beni öldüren, beni yaşamaktan alıkoyan caniye çevirmiyor?” Tuhaf diyorum; çünkü hâlâ gözlerimizdeki eril desenli o perdeyle maktulü göremiyor oluşumuz, beni yazarın yarattığı o derin, soğuk ve acımasız denizlere bir kere daha götürüyor.
Yazarın yarattığı su altı metaforlarına -yosunlar, inciler ve mercan resifleri...- yalnızca fiziksel bir mekân olarak bakmak imkânsız bu öyküde. Tüm bu betimlemeler, yerleşik zihniyetin ve eril düzenin kurban ettiği kadınlarımızın hayata bakabilecekleri güzel, renkli tarafıydı. Eğer yaşayabilselerdi… Oysa hikâyenin asıl denizi çelik kadar soğuk.
Denizler acımasız, denizler büyük. Genç bir kızı kendi elleriyle ördükleri topraktan halılara saran bu zihniyet daha büyük, daha acımasız.
Öykünün benim için en sarsıcı yerinden bahsetmek gerekirse, cesedin balıkçılar tarafından bulunduğu o paragraftan bir alıntı yapmak isterim: “Çok kalabalıklardı. Kimler yoktu ki? Her yaştan erkekler, devlet adamları, polisler… Ve inanır mısınız, yasalar bile ayaklanmış; bana akıl veren kalabalığın arasına çoktan karışmışlardı.”
Bir trajediyi seyirlik bir nesne hâline getiren bu kalabalık ne kadar tanıdık, değil mi? Modern toplumumuzun alegorisi olan bu paragraf, öykünün belki de en sert kırılma anlarından biriydi. Gerçeği anlamak için değil, onu tüketmek için var olan bir kalabalıktan fazlası değiliz. Hukuk ve vicdan da aynı şekilde kalabalığın arasında elden ele gezdirdiğimiz bir dekordan daha fazlası değil bu toplumda.
“Bu kadar açık konuşmaya ne gerek var?” diyor yaşamaktan biraz korkan, yaşayamayan tarafım. Onu teselli etmek için, “Bunları ben söylemiyorum ki; basın ve medya zaten aksinin altını defalarca kez çizdi,” diyorum örneklerle.
Misal, medyada sıkça rastlanan “gece dışarıdaydı”, “kıyafeti uygunsuzdu”, “kıskançlık kriziydi” gibi ifadelerin gölgesi sadece öykünün arka planında hissediliyor diyebilir miyiz? Bu ifadeler, faili görünmez kılan, suçu yeniden dağıtan ve mağduru yeniden üreten dil pratikleridir. Bu kirli zihin akışları ve sloganlaşmış, bilinçli fail eylemleri sadece bilinçli yazarların öykülerinde konu edilen bir trajedi değil, sevgili yaşayamayan. Çatımızın altında, ailemizin dilinde ve örflerimizin üzerinde bir akbaba gibi; boynu bükük, yalancı bir mağduriyetle durmaktadır o trajedi.
Yazarımızın da dediği gibi, böyle şeyler sadece kitaplarda, acıklı filmlerde olmazmış; anladım. Trajedilerin bir sonu yok büyük toplumlarda. Gerçeklik, kurmacadan daha ısrarcıdır. Ama öykümüzün sonunu size yine bir alıntıyla göstermek isterim:
“Şimdi siz benim gibi ‘Ölüler konuşur mu hiç?’ demeyin. Zaten mesele bu değil. Siz konuşun. Yaşarken konuşun. Beni de konuşun. Bizi de konuşun. Ölmeden evvel konuşmamız gerektiğini de konuşun.”
Beni derinden etkileyen bu öykü için yazar Vildan Külahlı Tanış’a teşekkürlerimle,
ölmemek için yaşarken konuşan yaşayamayanlara sevgilerimle,
Eylem.









Yorumlar